Sorbonne'99
Merhaba;
Ben dünyadaki bütün alt ve üst kimlikleri reddeden, hiçbir sınır tanımayan ve kendini hiçbir yere ait görmeyen bir insanım. Şarkı söylüyorum ve benim şarkılarımı milyonlarca insan dinliyor. Şu sıralar hakkımda açılmış birkaç davadan yargılanan ve epeyce hapis cezası istenen bir insanım. Suçum, Kürt asıllı olduğumu söyleyerek Kürt dilinde bir şarkı söylemeyi talep etmem. Sanırım bu kısa bilgi beni ve beni yargılayan ülkeyi anlamanız ve irdelemeniz için yeterlidir.
Düşünceleri ve yaklaşımları ile bu çağı ve bugünü olabildiğince doğru analiz ettiklerini uzaktan da olsa bildiğim bu değerli konuşmacılar arasında bulunmam, bugün bana gurur veriyor; çünkü bu ve benzeri birçok toplantı/tartışmanın insanlığın önünü açacağına inancım sonsuz. Ben duygu üretiyorum, sayın konuşmacılar da düşünce üretiyorlar... Birbirimize ihtiyacımız olduğunu biliyorum ve gündem başlığı 'insan'ı ve onun sorunlarını oluşturduğu sürece de bu böyle olacaktır, izninizle, duygu üreten bir insan olarak toplantı konusuna ilişkin kısa düşüncelerimi de sizlerle paylaşayım:
Her insan gibi benim de bir ulusal ve bir kültürel kimlikle tanınmam gerekiyorsa ben Kürt asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Ve benim için Kürtler 75 yıllık Türkiye Cumhuriyetimin Külkedisi (Sinderella)dir. Bu 75 yıl boyunca Kürtlerin öğrendiği birkaç Türkçe söz şöyledir: Kürt halkı diye bir halk yok, Kürt dili adlı bir dil yok, Kürt kültürü diye bir kültür yok, Ne Mutlu Türküm Diyene... Oysa burada gerek konuşmacı gerekse dinleyici olarak bulunan sizler böyle bir halkın varlığından haberdarsınız ve bu halkı ve onun kültürünü tanıyorsunuz, buna inanıyorum. 75 yıldır değişmeyen bu resmî söylem, iki kardeş halkın (Kürt ve Türk halkının) sadece acı yaşamasına neden olmuştur.
Türkiye'nin Güneydoğusu'nda son on beş-yirmi yıllık süreçte halkın oturduğu kahvelere "Sıkıyönetim Komutanlığı" imzasıyla "Burada Kürtçe Konuşmak Yasaktır." yazıları asılırdı. O bölgedeki savaşın sürmesine en büyük katkıya, hiçbir akla, mantığa ve sağduyuya sığmayan bu ve benzeri, o halkı yok sayan uygulamalar yol açmıştır.
Yakın zamanda TBMM'de bir milletvekili, bildiği diller arasında Kürtçe'yi de saydığında muhafazakar milletvekilleri ayaklandılar. Milyonlarca insanın konuştuğu bu dile karşı takınılan bu dışlayıcı tavırla bu devlet ya da bu toplum, Kürt halkının elinde tuttuğu varlık sebeplerini, haklan ve zenginlikleri koruyabilir mi?
Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 1991 yılında Sosyal Demokrat lider Erdal İnönü ile Türkiye'nin Güneydoğusu'na gittiğinde, "Kürt realitesini kabul ediyoruz,"demişti. Bu tarihten dokuz yıl sonra gelinen noktayı en iyi, kendimle örnekleyebilirim. Kendimi bildim bileli yasaklı bir dil olan anadilim Kürtçe'yi bilmediğim halde o dilde bir şarkı söyleme isteğim ve tıpkı Cumhurbaşkanının ifade ettiği gibi "Kürt realitesini tanımak zorundasınız." biçimindeki bir cümleden dolayı yaşadığım topraklardan ve beslendiğim kültürden uzaktayım şu an.
Türkiye, yakın tarihinin yıkıcı sonuçlarını silmek yerine toplumun önemli bir kesiminde dal budak veren kin ve intikam ağacının meyvelerini büyüterek gündemini çözümsüzlüğe kilitlemiş durumda. Arkamızda bıraktığımız on beş yıllık sürecin tarafları, bu kin ve intikam duygularıyla birbirlerinin acılarını ya görmezden geliyor ya da birini diğerinden daha az meşru görüyor. Ulusal birlik ve bütünlüğümüzü korumak adına alman önlemler(!) iki kardeş halk arasındaki sıcaklığı inanılmaz bir uçuruma dönüştürmeye yaramıştır.
2000'le başlayacak olan tarih, bana göre, insanlığın içine düştüğü kaosu düzenleme ve hayatı insana en yaraşır hâle getirme mücadelesinin tarihi olmak zorunda; çünkü bütün günahkar tarihlerin bir yüz akma ihtiyacı vardır.
2000'li yılların eşiğinde benim ülkemde otorite, halka ve onun sorunlarına hâlâ ataerkil dünyanın kavramları ile yaklaşmakta... Sadakat! Evet, otoriteye sadakat ve 'meşru zeminlerde hak talebi'... Önce bu 'meşru zemini' sorgulamak lazım. Bu, sadece otoritenin dayattığı bir zemindir. Demokrasi benim ülkemde evrensel anlamını taşıyor olsaydı, ordu ile bütünleşen hiyerarşik devlet yapısı, Kürt halkından kendisini bu yapıya adamasını ve onun doğrularını hiç sorgulamadan kabul etmesini istemezdi. Oysa halktan istenen tam da budur. Devletin tercihlerini hiç tartışmayan ve kendi doğrularını üretmek için bile devlete bakan bir halk...
Devlet, otoriter bir yönetim mekanizmasına razı olan sadakatli bir halka sahip olmak istiyor. Ve bütün yasal ve anayasal düzenlemeler bu mantık çerçevesinde hazırlanıyor. Oysa her sadakat talebi, toplumda içgüdüsel bir güvensizlik yaratmakta. Demokrasilerde 'sadakat' kelimesine yer yoktur. Hele de resmi ideolojiye sadakat!
Çok sesliliğe ve çok renkliliğe kapılarını ardına kadar açan toplumlar, bu sesler ve bu renkler arasında yakaladıkları armoninin keyfini çıkarırken kendini sadece griye bürümüş toplumların rengi her yeni çağda giderek matem rengi olan siyaha dönüşüyor.
İnsanlık tarihinin en büyük dramı, her yeni çağa yeni düşlerle adım atmasına rağmen, kendisinin seçmediği yasalarla yaşaması, yalnızlaşması ve ölmesidir.
Kürt halkını büyüten ve onun kaderini bir türlü tayin edemeyişini dünyanın gündemine taşıyan bu halkın yalnızlığı olmuş, geçmiş yüzyıldan onun payına sadece acı ve yas düşmüştür. Yeni bir çağın eşiğinde, ben, acı ile sınanmış başta Kürt halkı olmak üzere bütün dünya halklarının artık yüzlerini dağlara dönüp ağlamasını istemiyorum!
Hepinize teşekkürlerimle...
Ahmet Kaya
* Ahmet Kaya 'nın 1999 yılında Paris/Sorbonne Üniversitesi 'nde düzenlenen İnsan Hakları konulu konferansta yaptığı konuşma.
|
|