Ahmet Kaya'nın ölümü birçok gerçeğin görülmesine neden oldu. Hakkında ölümünden önce aleyhte yazı yazan çok kişi, öldükten sonra "pişmanlık" kokan satırlar kaleme aldı. Ama artık çok geçti, Ahmet Kaya artık Yusuf Hayaloğlu'nun deyimiyle, "Yıldızlar ve çiçekler ülkesine" göç etmişti. Kaya'nın ölümünden sonra sağcısın-dan solcusuna; liberalinden islamcısına kadar geniş bir yelpazede yazılar yazıldı. Ahmet Kaya efsanesini yansıtması açısından son derece önemli olan bu yazılardan bazılarını olabildiğince özetleyerek alıntıladık, işte yazarların isimlerinin alfabetik sıralamasına göre Kaya'nın ölümünden sonra yazılan yazılardan bazıları
Ahmet Kahraman - Düellocunun Ölümü
(2000'de Yeni Gündem-18 Kasım 2000)
Halkımın ses oğlu Ahmet Kaya, sürgünde bulunduğu Paris'te öldü. Yaralı yüreğim acıdan yanıyor. Yüreğimağrıyor, ağlıyorum. Ağlayan bir ben değilim. O, hele-zonlaşarak yankılanan sesiyle "ağlama anne" dese de genç kızlar, delikanlılar, ihtiyarlar da ağlayarak, yasını tutuyorlar.
Mertliğin, onursallığın düellocu ruhuna yabancı, onunla hiç tanışmamış, bazılarının entrikacı, pusucu hayat tarzı utancını hâlâ baş tacı ettiği yerlerde, Ahmet Kaya, Senih'ciğin deyimiyle "çat desin, çatlasın ulan bu yürek" diye haykırarak, düelloya giren soylu bir geleneğin şövalyesiydi.
Protestocu, düellocu duruşuyla meydan okuyor, "Artık Kürtçe okuyacağım, Kürtçe klip çekeceğim, bu klibi yayıniamayanlar, Kürt halkına hesap vermek zorunda kalacak" diye bağırıyordu.
Onun, 1999 Şubat'ındaki bu düello sahnesini, milyonlarca kişi şaşıp, ürpererek televizyonlardan izledi.
Onu linç etmeye kalkışanlar, soyguncular, hırsızlar, kuşa, böceğe, kelebeklerin kanatlarındaki renklere düşman, etini yiyemedikleri ayının burnuna çelik halka geçirerek işkenceyle oynatan kültürün tohumları, karınlarını doyurmak için öldüren, insanlık budur diyerek cinayetler işleyenler, işkenceciler, ölülerin bile ırzına geçen tecavüzcüler, gözünüz aydın, acıların şarkıcısından kurtuldunuz.
Bir namus eri, yabancısı olduğunuz onur düellocusu artık yok. Ama o bir sestir. Sese kurşun işlemez, sesler ölümsüzdür...
Ali Kırca - Penceresiz Kalmak (Sabah-18 Kasım 2000)
Ahmet Kaya'nın iri gövdesiyle tezat oluştururcasına dudaklarından dökülen hüzünlü nağmeleri önce varoşları esir aldı. Hayatın acımasız yükü altında ezilen çaresiz milyonların ve hayata tutunamayanların ortak senfonisi gibiydi ilk şarkıları...
***
Bir zamanlar programlarında ve müzik kanallannda "rayting"i yüksek adamı tepe tepe kullananlar susuyor.. Şarkılardan eser yok... Son yıllarında kendi dışındaki rüzgârlara teslim olup oradan oraya savrulan; kendi hatalarının kuşatmasında kalbi yoruian adam ölünce... İyi-kötü söylenecek tek sözcük dahi yok muydu? Meydan, "çanak anten fırsatçılan"nâ mı bırakılacaktı?.. Çoğumuzun belki de haklı olarak öfkelendiği o adamı bu ülkede hâlâ seven onca insanın, kendi ülkelerinin kanallarında, iki-üç şarkısını dahi dinlemeye hakları yok muydu? Pen-ceresiz kalmadı mı aradaki duvarlar? Pencereler kapanmadı mı?
Arda Uskan - Ahmet Kaya Oldü
(Radikal, 20 Kasım 2000)
Ahmet Kaya hiçbir zaman yorgun bir demokrat olmadı. Yorgun demokratlar, onun hakkında hiçbir yasal yasak olmadan, adını bile anmaktan korkarı bizleriz. Yorgun, şaşkın, korkak sözde demokratlar. Ölümünden sonra kaleme sarılan korkaklar. Gerçek demokratlar bizi affetsin.
Can Dündar - Olmasaydı Sonumuz Böyle (Aktüel Dergisi-23 Kasım 2000)
Ahmet Kaya öldü. Serdar Ortaç ve hezeyan korosu, marşına gönül rahatlığıyla devam edebilir. Ahmet Ka-ya'nın Paris'te öldüğü haberini aldığımda Kudüs'te, onun kliplerindekine benzer bir manzaranın orta yerindeydim. Göğsüm daraldı, yüreğim kanadı birden; onun en güzel türküsünü, "Olmasaydı sonumuz böyle "yi söylemek geçti içimden, bağıra çağıra...
***
Ne sağa ne sola yaranabildi; ama hem sağda hem solda dinlendi. Kendisine "Biz buradayız gitmeyiz / ülkemizi bekleriz" diye sataşanlara yazdığı şarkıda şöyle diyordu: "Dövülmüşüm, sövülmüşüm, kovulmuşum ben / S..ktir çekilmişim yani/ kendi öz yurdumdan çeker giderim..."
Çekip gitti, ama ayrılığa yüreği dayanmadı.
O fanatik hezeyan korosu, zerrece iplemediği marşlar söyleye söyleye, sürgünde bir muhalifler mezarlığı kurdu sonunda...
•
Lakin bilmeliyiz ki; o mezarlıkta Nazım Hikmet'ten Yılmaz Güney'e ve Ahmet Kaya'ya kadar öz yurdundan kovulanlar için kazılan her mezar, bu ülkeyi biraz daha kurutup çölleştiriyor.
Nasıl Nazım'ın şiirleri afişlerdeyse bugün, nasıl Yılmaz Güney filmleri perdelerdeyse, hiç kuşkusuz Ahmet'in söylemek istediği türküler de dillerde olacak çok yakında.O zamana kadar Serdar Ortaç ve korosunu dinleyecek bu vatan.
Defne Asal - Sen Demirel Misin Be Ahmet? (6 Aralık 2000-Aktüel)
Fırsat kollanıyordu. "Islamcılar'ın gecelerine katılıyordu. Ve, Magazin Gazetecileri Derneğinin Ödül töreninin ve altı yıllık bir "belge"nin "zuhur edivermesf'nin ardından, soluğu cezaevi kapısında aldı. Demirel'in 1993'te Diyarbakır'da kabul ettiği bir "realite"yi hatırlatmıştı oysa...
Soyunuzun yasaya geldiği, ekip biçtiğiniz, sularından içtiğiniz, çocuk doğurup büyüttüğünüz, biraz uzak kalınca sıla hasretiyle yandığınız topraklarda, ananızdan öğrendiğiniz dilden utanarak yaşamaya mahkûm oldunuz mu hiç? Yedi yaşında anneniz önlüğünüzü giydirirken, belki de daha sonra çok seveceğiniz ama, o gün henüz bilmediğiniz bir dilde "Günaydın çocuklar" diyecek bir öğretmenle karşılaşacak olmanın tedirginliğini yaşadı mı yüreğiniz? Ya da dokuz ay karnınızda taşıdığınız bebeğinize anneannenizin; sevindirmek için babanızın adını vermekten korktunuz mu hiç?..
Hayata böyle başlamadıysanız eğer, yukarıda anlatılanları ancak tahmin edebilirsiniz... Ve kimsenin böyle şeyler yaşamaması sizin de onur savaşınız olur. Ya da "Neleri eksik, milletvekili bile olabiliyorlar" der, ama o milletvekillerinin Meclis'ten yaka paça götürülmesini görmezden gelir, "Kürt realitesi" sözcüğünü duyar duymaz hop oturup hop kalkarsınız...
"Atın bu adamı dışarı!**
11 Şubat Perşembe. TV haberlerinde, Reha Muh-tar'ın, İÜ. Dünya Savaşı çıkmış da ilk anonsu geçiyormuş gibi bir ses tonuyla aktardığı haber, Magazin Gazetecileri Derneği'nin ödüle lâyık gördüğü ama bazı köşe yazarlarına göre "kaybettiği ilgiyi yeniden kazanmak için provokasyon yapan" Ahmet Kaya'nın konuşmasıyla ilgili. Protest müziğin ünlü ismi ödülünü alırken bir konuşma yapıyor ve "Ödülü İnsan Hakları Derneği ve Cumar-tesi Anneleri adına kabul ettiğini" söylüyor, sonra da sa-londa bulunan bazı kişileri "Burası Türkiye," "Atın bu adamı dışarı" diye haykırtan, çatal bıçaklı, "hayvan oğlu hayvan"h saldırılara neden olan sözleri: "Kürtçe bir türkü söyleyeceğim, bir de küp çekeceğim... Kürt realitesini kabul etmeyenlerin kafasından inmeyeceğim."
O anda, daha Kürt sözcüğünü duyar duymaz aralarında yönetmen Tunca Yönder'in de bulunduğu bazı kişiler ayağa fırlıyor, yuhlamalar, laf atmalar, saldırılar başlıyor. Ahmet Kaya oturduğu yerden "Ben Türkiye'nin bütünlüğünden yanayım. Sadece Kürt realitesini kabul etmek zorunda bu ülke, bunu söylüyorum" diyor, ürkek bir yüz ifadesiyle ve linçten zor kurtuluyor...
Protest müzik deyince...
Bir köşe yazarı, "Ciddiye alsan değmez. Çünkü hançeresinden çıkan sesin ona para kazandırmasından başka, insan olarak hiçbir 'artı'sı olmadığı fizyonomisinden akan bir tip" diye yazıyor Kaya için. Oysa Türkiye onu "protest müziğin babası" olarak tanıdı. Müziği ve tavırları hep protestoydu; ona göre yanlış olan, içine sindiremediği her şeyi protesto. 1980 sonrası ortalık suspus-ken patladı türküleri; köşesine çekilmiş "demokratları eleştirdi, cuntanın cezaevlerine, işkenceye karşı çıktı, "Baş kaldırıyorum" dedi; "Kan emici yarasadan çıldırdım..."
Albümlerinin milyonlar satmasının nedeni de bu protestoydu. Şimdi moda olan "sessiz çoğunluk" onun haykırışlarıyla birleştirdi kendini, baş kaldıramadı ama "Baş kaldırıyorum" diye bağırttı Ahmet Kayayı, kasetçaîarı-nın sesini sonuna kadar açarak.
Kaya, sonra da sürdürdü protestoyu. Bu kez türban yasağına karşı çıktı; demokrasiyi herkes için istediğini söyledi. Kürt meselesindeki tutumu ise hiç bir gün, ödül törenindeki sözlerinden farklı olmadı. Bu tavrını kürsüden cümleleştirmemişti sadece, bir de İslamcılar'dan yana gibi durmamıştı; yoksa türküleri hep söyledi söyleyeceklerini, duymak isteyen duydu..
Son olarak da ödülünü alırken karıştırdı kafaları, kimi "silinip gidiyordu, reklam için yaptı" dedi, kimi "o zaten bölücü..." Ama bazıları da düşünmeye başladı, "Gerçekten neden Kürt lafını duyunca ayağa fırlıyor insanlar?"
Muhammet! Ali ve diğerleri...
0 gece gelen insanlar eğlenip hoş vakit geçirmeye gelmişti. Bu sözleri söylemenin oradaki insanları tahrik edip olay çıkarmaktan başka bir amacı olabilir mi?" diye yazıldı gecenin ardından. Oysa birçok söz tam da böyle, ödül törenlerinde söylendi ve tarihe böyle geçti; Marlon Brando'nun Oscar ödülünü reddedişi gibi... "Baba" filmiyle Oscar kazanan Brando, kürsüye çıkmış ve Amerikan Kızılderililerinin hakları ile ilgili bir konuşma yaptıktan sonra, onları aşağılayan Hollywood filmlerini protesto ederek ödülünü almayı reddetmişti.
Bu tavrıyla bazılarını çok kızdırırken, insan hakları ile ilgili yeni yeni düşünmeye başlayan kamuoyunun sevgisini kazanmıştı. Türkiye'de nedense çoğunluk hep Kızılderililerden yana olduğu için biz de onu bağrımıza basmıştık. Koca Oscar ödül töreninde yaşanan bu "rezalet" Amerikan kamuoyunu derinden etkilemiş ve kendileriyle yüzleştir misti...
Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu Muhammed Ali
de 1967'de askere gitmeyi reddedince unvanı elinden alınmış, mahkemelerde yargılanmıştı; ama savaş karşıtı tutumuyla insanların gönlünü fethetmiş, savaşın kirli yüzünü düşünmelerini sağlamıştı.
Ödül protestolarına ilişkin pek çok örnek var, özellik-le irlandalı sanatçıların çoğu ulusal varlıklarını duyurmak için, başararak çıktıkları, hak ettikleri bu kürsülerin aracılığına başvurdu. Sinead O'Connor'ın, halkının hakları tanınıncaya kadar sıfır numara kazıttığı saçları insanları şaşırtmış ama düşündürmüştü.
Bir de hafızalarımızdan silinmeyen Mexico City Olimpiyatları var. 200 metre madalya töreninde birinci ve ikinci olan iki Amerikalı atlet, Tommie Smith ve John Carlos kürsüye çıplak ayakla çıkmış ve siyah eldivenli yumruklarını kaldırarak ırk ayrımını protesto etmişti. Smith ve Carlos olimpiyat köyünden apar topar atılmış ve bir daha da olimpiyatlara katılamamıştı; ama tüm dünya Kara Panterler'in adını onlarla duymuş ve ırk ay-nmı üzerine düşünmeye başlamıştı...
Söz uçar, yüreğe kaçar...
Magazin Gazetecileri Derneği'nin ödül törenindeki olayların hemen ardından Türkiye'de alışık olduğumuz cinsten bir de "habercilik" örneği yaşandı. "Kuşlar" sadece haber değil, kaset de getirmişti altı yıl sonra. Ka-ya'nın Almanya'da PKK'nın düzenlediği bir geceye katıldığı, "Kürdistan haritası" önünde türkü söylediği, PKK'ya destek olduğu yazıldı. Ee, artık bu kadar "belge "den sonra kimse çıkıp da bu tutumun arkasında duramazdı herhalde! "Böyle bir yaratık"ın ödül töreninde söyledikleri ancak "küstah" bir "provokasyon" olabilirdi; vatan bölünmek isteniyordu, her şey gün gibi ortadaydı!
Ama yine de, "kuşlar" ne fısıldarsa fısıldasın, Ahmet Kayanın kürsüde kurduğu cümleler de tıpkı tarihteki örnekleri gibi havaya asıldı kaldı; söz uçar, açık ve sıcak bulduğunda yüreğe girer. Sözün kime ait olduğunun ne önemi var, gerçek gerçektir..
Eyüp Can - Gurbette Ölüm?
(18 Kasım 2000 Zaman Gazetesi)
Ahmet Kaya, aleyhinde yapılan haberleri, DGM'de süren davaları, hakkında çıkan gıyabî tutuklama kararını geride bırakarak, sürgünde yaşadığı Fransa'da kalbine yenik düştü. Bir türlü barışık yaşayamasa da çok sevdiği vatanından uzak, gurbette hayata gözlerini yumdu. Belki de tek tesellisi, son nefesini verirken yanında çocukları ve onu bütün zor zamanlarında yalnız bırakmayan
metanetli eşi Gülten Hanım'm olmasıydı.
Sevgili Ahmet Kaya, ülken tahammülsüz, mizacın hırçın olduğu için kavgan da isyankâr şarkıların gibi hiç bitmedi. Kimi zaman şarkıların seni söyledi, kimi zaman sen şarkılarını. "Yaşamak ağrısı asıldı boynuna / Oysa türkü tadında yaşamak isterdin" bilirim, "Ölmek ne garip şey anne" derken çocuklarına sarılırsın görürüm, "Artık duvarları kanatırcasına tırnağınla / Şaşkın umutlu şiirler yazamayacaksın / Mutlak bir inançla gözlerini tavana çakamayacaksın... Toprak olmak ne garip şey" deme iki gözüm, vakit tamam toprağa karışacaksın, seni gıyabında tutuklayarı ülkene, umut edilir ki, toprağınla barışık döneceksin...
Cenazeni "siyasî şova" dönüştürmek isteyenlere de, yasaklarla-gölgeleyenlere de, sessiz tebessümünle cevap vereceksin...
Üzülmeyesin, artık O'nun huzurundasın...
Mustafa Unal - işgal altında bir hayatın ölümü
(Zaman Gazetesi - 23 Kasım 2000)
Teypten onun sesi geliyor: "Seyyah oldum pazar pa--zar dolaştım. / Bir tüccara satamadım ben beni / Koyun oldum kuzum ile meleştim / Bir sürüye katamadım ben beni..."
Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Onunla ilgili yazı yazmak mayınla dolu tarlada dolaşmak kadar tehlikeli. Ama olsun zaten hayat tehlikeli sular da akıp gitmiyor mu ki?..
O bir mülakatta, "Benim çelişkilerim vardır ve süreklidir" diyor. Gene diyor ki: "Çok hatalarım oldu..." İşte
ölümünden sonra yaşananlar tam çelişkiler yumağı...
Ben oldum olası onun yaşamının bazı bölümlerinin işgal altında olduğunu düşünmüşümdür. Bir türlü yarıp çıkamadığı bir kuşatma...
"Bağışlanması güç hataları" başkalarının işgali altında bulunduğu dönemlere ilişkin olmalı. Süreklilik arz eden çelişkilerinin nedeni de kuşatma. Lanet olası işgal
ölümünden sonra da kendini gösteriyor
•
İçinde bulunduğu durumdan müthiş şikayetçi olduğunu belirten Ahmet Kaya'nın şöyle söylediğini anlatmışlardı tanıdıklarım: "Kutsallara ilişkin söyledikleriniz tamamen doğru. Benim bulunduğum yer değil sizin durduğunuz yer doğru. Ama artık benim için geriye dönüş
çok zor. Keşke daha önce karşılaşsaydık..."
Ahmet Kaya keşke ömrünü işgal altında tamamlamasaydı. Sizi bilemem; ama benim öfkem işgale ve bu kuşatmayı giderek koyulaştıran şartlara...
Nebil Özgentürk- Ve ... Son...
(Sabah gazetesi-18 kasım 200)
Ey, hayat!.. Dinle!.. Ahmet Kaya'nın Paris'te kalp krizi geçirerek yaşamını kaybettiği saatlerde; bu ülkenin "merkez sağ" partisi ANAP'm lideri Mesut Yılmaz, Kürtçe TV'den, Kürtçe eğitimden söz ediyordu.. İşte bu karmakarışık haleti ruhiye içinde.. Ben Nebil Ozgen-türk.. Eski defterlerden birini açtım ve yeniden Paris'e döndüm.. 1999 Kasım'ına.. Paris, "kara bir kış"a hazırlanıyordu.. Ve o "son röportaj" yapılıyordu... "Kalp krizi" geçirilen Paris evinde.. Çok sıkıntılı, kalbinin sıkıntısı sesine yansıyan ve her üç cümleden birinde "dönmek istiyorum, linçin bitmesini bekliyorum" diyen bir müzik adamının evinde.. Saatlerce, günlerce... O kadar çok konuşulmuştu ki.. Anlatılanların tümü aktarılamamış, bir kısmı "bir başka bahar"a kalmıştı..
Necmettin Türünay - Ahmet Kaya
(Yeni Şafak-18 Kasım 2000)
Bir insanı sevmeye bazan bir sözü, bazan da küçük bir işareti kâfi gelir. Yeter ki biz insanda ne aradığımızı, neyi görmek istediğimizi bilelim.
Ahmet Kaya hakkında daha başından beri. kuşkusuz benim de bazı kanaatlerim var. Eski solcu, hapishanelerde yatmış hantal bir vücut!.. Ahmet Kaya'nın eski sol, devrimci çizgisini değiştirmek için neler yaptığını da; lümpen çevrelerin onun başarıya ulaşmış müziğini ekranlara taşımak noktasında geçirdiği istihaleyi de kuşkusuz yakından biliyorum. İşin özü Ahmet Kaya değişmek, değiştiğini göstermek istiyordu.
Müstehzi bir gülüş, hantal gözüken fakat son derece atik bir vücut ve kırılgan bir ruh âlemi!.. Sonra da Malatya'nın standart dışı ve üstü bir enmuzeci!.. Yani keskin dili bir NefîL Unutmayalım ki bu tipler, sürekli kendileriyle çatışır durur. Netice olarak bu günler geçecek, mevcut siyaset ve zaruretler eskiyecek ki, Ahmet Kaya'nın ıssız evreni alabildiğine somutîaşabilsin!..
Oral Çalışlar - Ahmet Kaya'nın ölümü
(Cumhuriyet Gazetesi, 22 Kasım 2000)
Ahmet Kaya'ya haksızlık yapıldı. Bu haksızlığa yeterince tepki gösteremediğimiz için kendimize kızıyorum. Bir avuç adam bu ülkede her şeyi keyiflerine göre düzene sokabiliyorlar ve bizler de bunu kabulleniyoruz. Ahmet Kaya olayı bir acıdır. Ahmet Kaya'nın yad ellerde ölümü aslında bu ülkenin bir döneminin güzel bir özetidir.
* * *
MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül, çok sayıda öldürme olayının sanığıydı. Yaptıklarını TRT televizyonundan 12 EylüTün başında itiraf etmişti. Ahmet Kaya'nın ölümü üzerine bir TV kanalında "Hakkımı ona helal etmiyorum" dedi. Ahmet, kimseyi öldürmemişti, hakkında cinayet davası da açılmamıştı. Mehmet Gül, Türkiye'yi yöneten bir partinin milletvekili, Ahmet Kaya ise sürgünde öldü, mezarı Yılmaz Güney abi Paris'te kaldı.
***
Ahmet. Kaya'nın yurt dışında ölümü acıdır. Bu acı, Türkiye'nin, hepimizin acısıdır.
Ahmet yurt dışında öldü. Aslında bu ölümle hepimiz biraz öldük. Tıpkı Nâzım'ın, Yılmaz Güney'in ölümünde olduğu gibi.
Zülfü Livaneli - Sazın teli koptu
(Sabah Gazetesi-19 Kasım 2000)
Ölüm acıdır. Vadesiz ölüm daha da acıdır. Gurbette vadesiz ölüm ise bunların en acısıdır. Ne yazık ki Ahmet Kaya böyle acı bir ölümle noktaladı yaşamını.
Sazının teli Paris'te koptu.
Sanatçıların, politikacılar gibi her sözü ölçüp biçerek, sonuçlarını tahmin ederek konuşması beklenmemeli. "Ozan dili çevik olur!" özdeyişini yaratan halk, sanatçıların iç fırtınalannı hesaba kattığı için böyle söylemiş.
Şimdi artık her şey için çok geç.
Ahmet Kaya'nın sazının teli Paris'te koptu.
Ve ne yazık ki kopan tel bir daha onarılamıyor.
|
|